yola çıkarken

 

Bir saat öncesine kadar bir zeytin ağacının altında oturmuş, hoş bir piyano sesi eşliğinde az şekerli kahvemi yudumlayarak uçuş saatimin yaklaşmasını bekliyordum. İçimde bir sıkıntı. Garip. Kendimi biliyorum. Seyahat öncesi böyle olmam ben. Bir derdim mi var acaba? Sebebini bulmak için yazdıkça karamsar, heyecansız şeyler döküldü sayfaya.

WP_20151005_051

Bıraktım kalemi. Kendimi neşelendirmek için zenginmişçilik oynayayım dedim. “Aaah ah! Bak işte çok zenginim, uçağımı piyano dinleyerek bekleyecek kadar zenginim ama yine de mutsuzum. Para saadet getirmiyor kuzum” diye söylendim kendi kendime. Normalde bundan güzel bir yazı çıkardı. I-ıh canım istemedi.

Arkama yaslanıp yukarı baktım. Sadece zeytin ağacını göreyim diye.

WP_20151004_003

Barselona yakınlarında şimdi adını hatırlayamadığım bir şehirde, tepeye çıkan yolun üzerindeki bir meydanda tek başına duran güzel zeytin ağacını düşündüm. Demo ile çok eğlendiğimiz bir gün tesadüfen bulduğumuz o ağacın altında oturduğumu hayal etmeye çalıştım. O anki mutluluğumu hissetme umuduyla… ama gözüm ağacın kesilmiş dallarına takıldı. Muhtemelen buraya sığdırmaya çalışılırken kesilen dallarına.

WP_20151004_004

Belki de buraya küçük bir ağaçken gelmişti ve ışığı tek bir taraftan alabildiği için dallarını o tarafa uzatmıştı. Burada insanların gözünü okşamak için bulunduğunu bilse belki daha simetrik büyümeye çalışır ve estetik standartların dışına taşan dallarını kesmezlerdi böylece.

Kendimi bırakıp bir saksı topraktan beslenip, sağı solu altı üstü kapalı bir yerde yaşamaya çalışan ağaca üzülmeye başladım. Açık havada olmayı hatırlıyor mudur acaba? Rüzgarın gövdesini sallamasını, yağmur damlalarının yapraklarını ıslatmasını hatırlıyor mudur? Biraz daha bakınca, uzamaya çalışan köklerinin kendilerini çepeçevre saran saksıya çarpıp kıvrılışlarını hissettim. Gözlerim bulutlandı. Daha fazla orada oturamadım.

Kapattığım fincanımı alıp cam kenarı bir masaya geçtim. Dibine dokundum, soğumuştu. Güzel bir şeyler olacağına dair bir ipucu, bir kuş, bir balık görme umuduyla açtım. Açmamla birlikte fincanın dibinde birikmiş bütün telve lök diye tabağa düştü. Artık dayanamadım. Elimdeki bomboş fincana bakarken, gözümün kenarında bekleyen ilk damlalar masaya düştü. Gözlerimdeki acıdan, bunun arkasından gelecek olanın yaz yağmuru olmadığını anladım. Kendimi bir bıraksam akşama kadar ağlayabilirdim.

Yüzümü yıkayıp kendimi dışarı attım. Kalabalığa karıştım. Kontrolden geçmiş kemerini takmaya çalışan, kahve içerken göz ucuyla ekrandan uçağının durumunu takip eden, içki ve çikolata seçmeye çalışan insanlara dikkatlice baktım. İlginç bir detay yakalayıp düşüncelerimi kendimden uzaklaştırmak içindi sanırım. İlginç bir şey göremedim, uçağına giden ya da uçak bekleyen bir sürü sıkıcı insan.

Başım önümde 202 numaralı kapıya doğru yürümeye başladım. Pasaport kontrolünden sonra mağazaların olduğu kısım Eminönü kıvamındaydı. İlerledikçe kalabalık azaldı. Ortalık sakinleşti. Kapıya yaklaşmıştım ki sağ tarafımdaki yürüyen banda doğru koşmaya çalışan sarışın bir kız gördüm.

İki yaşında falan olmalı. Kahkahalarla koşuyor. Arkasından gelen, ayağı falan takılacak olursa onu düşmeden yakalamaya hazır babasına bakmıyor bile. Yürümeyi yeni öğrenmiş belli ki. Attığı her adım bir keyif, bir oyun. Hele yürüyen bandın üzerinde koşarken, daha da fazla eğleniyor. Ellerini çırpıyor, komik sesler çıkarıyor. Bu eğlenceli sahne bittiğinde, sağımda solumda onu gülümseyerek izleyen başka insanlar da olduğunu fark ettim. Hepsinin gözlerinde kızın coşkusu, yüzlerinde aynı gülümseme vardı.

Kapıya vardım. Oturacak yer ararken camdan dışarıyı gördüm. Gökyüzü yarım saat öncesine göre çok açıktı. Güneş daha bir parlıyordu. Uçaklar, valizleri taşıyan arabalar, yolcuları taşıyan otobüsler… Özlemişim bu manzarayı.

Uçağa binip yerime oturdum. 14F dolu olduğu için yerim 10F. Yerleştikten sonra, yerlerine ulaşmak için yanımdan geçenleri izledim. Askılı bluzlar ve deri ceketler geçti. Sandaletler ve çizmeler. Ayrıldığı şehre göre giyinenler, varınca üşümeyeyim diye düşünenler. Ayağında terlik, üzerinde kaban olanlar. Bunlar Türk olamaz, biz ayaktan üşürüz. Kesin İngiliz.

Biri daha şimdiden zırıl zırıl ağlayan iki küçük çocukla bir kadın yaklaşıyor. Yanıma oturmayacak değil mi? Bu sefer olmasın lütfen. Kısa yol değil, dört buçuk saatlik uçuş.

Yaklaşıyor, numaralara bakıyor ve arkasından yürüyen kız soruyor: Anne bizim yerimiz kaç numara? “Az kaldı kızım, 14”. Allah’ım sen büyüksün. Yine korudun beni. Her işte bir hayır varmış demek ki.

İki kadın kendi aralarında konuşarak geçiyorlar yanımdan. Sanırım Norveçce. Değilse de İsveçcedir, öyle bir dil. Norveç’ten iki kadın, İstanbul’dan bu uçağa binmişler. Kim bilir neden? Uçakta kaç farklı milletten insan var acaba? En heyecanlımız hangimiziz? En istemeye istemeye giden kim? Kaç kişi kalkışta tedirgince yumruklarını sıkacak? Kaç kişi daha kalkmadan uyumuş olacak? En sabırsızlıkla beklenen hangimiziz? Bu uçağa bindiği için pişman olacak var mı aramızda? Yüz seksen yolcu, yüz seksen hikâye. Hepsini dinlemek istedim. Biliyorum yüz yetmiş tanesi sıkıcı olacak ama on tanesi o kadar güzel olacak ki diğerlerini dinlemiş olmaya değecek. Benim hikayemi dinleseler, kaç kişi saçma bulurdu? Romantik olduğunu düşünen olur muydu?

Bu arada uçak yepisyeni. Her koltuğun arkasında özel ekran olanlardan. Genelde bulutları seyretmeyi filme tercih ederim ama açılış ekranın yazana bakılırsa inside out filmi var. Vizyondayken bir türlü denk getiremedim diye üzülmüştüm. Ne güzel bir sürpriz oldu.

Yanımdaki koltuğa oturan kadın daha merhaba demeden yalnız olup olmadığımı soruyor. Evet, hayırdır? Kocasıyla ayrı düşmüşler de ben eşiyle yer değişir miymişim? Tabii, olabilir. Nerede oturuyor eşiniz? 14D mi?, aaa yok kusura bakmayın ben koridor tarafında oturamıyorum.

Hem de hiç kusura bakma. O çocuğun gözlerindeki “ bayılana ya da çevredekileri bayıltana kadar ağlayacağım” bakışını gördüm ben. Ayrıca siz nerden baksan 30 yıldır evlisinizdir. 4-5 saat ayrı oturun, iyi olur. Özlersiniz biraz birbirinizi. Kocana da buradan sabırlı yolculuklar.

Ben kalemimi defterimi çıkarmış bu satırları yazarken havalanıyoruz. Yükseldikçe önce tel tel beyazlıklar, uçuşan tüller gibi geçiyor pencerenin önünden. Sonra yoğunlaşıyor, rengi süt beyaz oluyor ve dışarısı görünmüyor. En güzel kısma yaklaştığımızı biliyorum ve keyifle bekliyorum. Bir anda o yorgan gibi kalın bulut tabakasını delip geçiyoruz. Şimdi yukarısı masmavi bir aydınlık. Altımızda ise bir bulut tarlası. O kadar yoğun ki şu an atlasam uçaktan aşağı düşmeyeceğimi biliyorum. O bulutların üzerinde istediğim gibi zıplayabilir, koşabilir ya da kenarına oturup aşağıyı seyredebilirim.

WP_20151004_018-2

Ben bir taraftan göz ucuyla dışarıyı izleyip bir taraftan yazarken, bir anda parmaklarımdan deftere kan damlıyor. Yanımdaki kadınla göz göze geliyoruz. O da benim kadar şaşkın. Neyse ki bir saniye sonra durumu anlayıp birbirimize gülümsüyoruz. Elimdeki mürekkepli kalem bu yüksekliğe dayanamayıp patlamış. Elimde biraz kırmızılık, sayfada iki kırmızı leke ile ucuz yırtıyorum.

WP_20151004_022

Bir önceki seferin aksine, ne kotumda ne de üzerimdeki o sevdiğim bluzda tek bir leke yok. Bundan daha şanslı olabilir mi insan! Aaaah, hayat gerçekten çok güzel.

Bu satırları siz nerede, ne zaman okuyacaksınız bilmiyorum ama ben TK 1345 sefer sayılı Edinburg uçağının 10F numaralı koltuğunda, bulutların üzerinde yazıyorum ve eğer o heyecanlı minik kızı görmeseydim, şu an kim bilir neler anlatıyor olacaktım size, çok merak ediyorum.

Attığınız her adımın keyfine varın 🙂

 

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *