happy anniversary my love

 

 

 

 

Tenhalaşmaya başlamış sokaklarda tek başıma yürüyorum. Saat epey geç. Müzik bitmiş, mekanlar kapanmış. Meydanda sağa sola çökmüş gruplar. Ellerde biralar son muhabbetler yapılıyor. Kafalar güzel. Sesler yüksek. Muhabbetler kahkahalarla kesiliyor. Gündüzün nefes aldırmayan sıcağı gitmiş. Günün belki de en güzel zamanı. Ben genelde uykuda olurum oysa bu saatlerde. 

Yarın sabah da her gün olduğu gibi bir sürü insanı alıp koy koy gezdirecek gezi tekneleri hafif rüzgarla birbirlerine bir yaslanıp bir ayrılıyorlar. Usturmaçalar gıcırdıyor. Çıplak omuzlarım hafifçe ürperiyor. 

Gittiğim bir yer, izlediğim bir rota yok. Zaten bu avuç içi kadar yerde çok fazla yol da yok. Yarım saat olmadan aynı sokaklardan ikinci kez geçmeye başlıyorum. Şikayetim yok. Havanın nefis serinliğini içime çekerek rastgele yürüyorum. Aklımda aynı soru dönüp duruyor. 

Er geç cinayet mekanına dönecek olan söyledikleri gibi katil midir, yoksa maktül mü? 

Dönüp dolaşıp kendimizi bulacağımız yer birini öldürdüğümüz yer midir yoksa öldüğümüz yer mi?

Meydandan yukarı doğru yürürken o sevdiğimiz kahvaltıcının yanındaki dik yokuşlu sokağa giriyorum. Sağlı sollu meyhanelerde ışıklar sönmüş. Sokak sessiz. Parke taşların üzerinde kendi ayak seslerimi duyuyorum. Demeti’nin ordan sağa kıvrılıp yukarı devam edecekken diğer taraftan bir gitar sesi geliyor. Kral mezarının oradan. Tanıdık bir parça. Neydi bu? Şarkıyı biliyorum, Beatles’dan ama adı neydi? Çok da severim. Ancak nakarat kısmına gelip sözleri duyunca hatırlıyorum. And I love her. 

Üç kişiler. Lahitin önünde, sokak lambasını altında. İki genç adam, boyunlarında asılı gitarları. Bir de kadın. Saçının bir kısmını incecik örmüş. O ince örgüyü alnından geçirip diğer şakağından aşağı sarkıtmış. Muhtemelen diğerleriyle aynı yaşlarda ama küçük görünüyor. Ayakları çıplak. Yabancı olup olmadığını anlamaya çalışıyorum. Biz pek çıkarmayız ayakkabılarımızı. 

Dinleyiciler kalabalık sayılmaz. Dokuz kişi sayıyorum. Benimle on. Güzel çalıyorlar, böyle bir konseri bırakıp gidecek değilim. Üç çift var. İkisi karşı kaldırımda oturuyorlar. Esmer kısa saçlı kız başını sevgilisinin omzuna yaslamış. Gözleri kapalı. Diğer çift yüzleri birbirine dönük bir şey konuşuyorlar. Şarkıya eşlik ediyor da olabilirler tam anlaşılmıyor. Benim az ilerimde oturan çifti tam göremiyorum. Kadının uçuş uçuş elbisesini, ayaklarındaki sandaletleri, bileğindeki halhalı görüyorum ama yüzleri gölgede. İki kadın bir adam da yolun ortasına oturmuşlar. Ellerinde bira şişeleri, kendilerini tamamen müziğe bırakmışlar. Güzel bir grup olduk diye düşünüyorum. 

Bir yandan da içimde garip bir deja vu hissi. Bu manzara, bu müzik çok tanıdık. Bu ânı daha önce yaşamış olabilir miyim ben?

And I love her bitip gitarlar yeni şarkıya başlamışken yolun yukarısında dört kişi daha görünüyor. Belli ki benim gibi müzik sesini duyup bu tarafa yönelmişler, yüzlerinden okunuyor. Otursak mı? der gibi birbirlerine bakıyorlar. 

Oturdular ve ben ahşap panjurlu penceredeki kadını o anda fark ettim. Demir korkuluğa yaslanmış şarkıya eşlik ediyordu. Kahverengi dalgalı saçları ve askılı beyaz geceliğiyle kendini müziğe bırakmış, şarkı söyleyen kıza bakıyordu. O beni fark etmedi ama ben gözlerimi alamadan onu izliyordum.  

Hareketli bir parça başlayınca benim az ilerimde oturan çift kalkıp dans etmeye başladı. Çifti görünce gülümsedi kadın. Sonra içeri girdi. Gözden kayboldu. 

İçeride uyumakta olan adamın yanına uzandı. Gözlerini kapadı, kulağı açık pencereden içeri dolan müzikte, derin bir kaç nefes aldı. Sadece havayı değil gitarın sesini, sokak lambasının ışığıyla hafif aydınlanan odanın loşluğunu, beyaz tüllerin dalgalanışını, dans eden çiftin birbirlerine bakışlarını, bacaklarına dokunan çarşafın yumuşaklığını, yatağın sıcaklığını çekti içine. Bir daha. Bir daha. İyice. Gülümsedi. Sırtı ona dönük uyumakta olan adama sarıldı. Yüzünü boynuna yasladı, onun kokusunu da doldurdu içine. Kalktı.

Müzik devam edecek gibiydi. Kendime bir aperol hazırlasam mı? dedi. Yukarı çıkmaya üşendi. Pencereye doğru yürüdü, iç tarafına oturup güzelce yerleşti. Artık pencerelerin iç kısmını böyle oturulacak gibi yapmıyorlar, ne güzel oysa diye düşündü. Dizlerini büküp hafifçe kendine çekti. İki koluyla dizlerini sarıp çenesini sol omzuna yasladı. Müzikle birlikte iki yana sallanmaya başladı.

Aklından geçeni biliyorum sevgili okur. Hayır teknik bir hata yok. Hikayenin ortasında ben anlatıcıdan herşeyi gören bilen, kahramanların zihinlerine girip çıkabilen o anlatıcıya geçmedim. Kaldırımda oturmuş ahşap panjurlara bakarken o odada yaşananları an an biliyordum. Çünkü unutmak zor, çünkü daha o kadar zaman geçmedi. 

Ona doğru yürüdüm. Pencerenin altına gelince yukarı doğru seslendim. Başını uzattı, göz göze geldik. Hiç şaşırmadı.

Ona anlattım. “Orada, hemen arkanda uyumakta olan adamı nasıl sevdiğini biliyorum. Şu an ne kadar mutu olduğunu da… Ama bu iş iyi bitmeyecek. Kalbin kırılacak” dedim. “Çok üzüleceksin, çok ağlayacaksın” dedim. “Onu hiç tanımamış olmayı, tüm bunları hiç yaşamamış olmayı dileyeceksin” dedim. “Şimdi lütfen al çantanı ve kaç oradan” dedim. 

Beni sakince dinledi.

Sonra konuşmaya başladı. “Varsın öyle olsun, ayrılık da sevdaya dahil değil mi” dedi. “Acıdan ölünmeyeceğini bilecek kadar yaşadım bu dünyada. Ve böyle sevgilerin kolay bulunmadığını da. Akacağı kadar aksın gözyaşlarım, sadece şu gecenin güzelliğine değmez mi” dedi. 

Saçmalıyordu. Böyle şiirlerle konuşuyordu çünkü canının nasıl yanacağını henüz bilmiyordu.

“Anlamıyorsun” dedim. 

“Anlıyorum ve razıyım” dedi.

Bana gülümseyerek baktı. Ahşap panjurları yavaşça kapattı. 

Omuzlarım düşmüş bir şekilde orada, pencerenin altında dikiliyordum ki sırtıma bir el dokundu. Döndüm, beyaz sakalını pembe bir tokayla bağlamış benim boylarımda bir adam endişeyle bana bakıyordu. 

“İyi misiniz?” dedi. İyiydim. “Hemen karşıda oturuyorum, burada dakikalardır tek başınıza dikildiğinizi görünce merak ettim” diye devam etti. 

O anda müziğin artık çalmadığını fark ettim.  Arkama döndüğümde sokak lambasının aydınlattığı lahiti gördüm. Orada öylece duruyordu. Ne müzik vardı, ne çıplak ayaklı kız ne de dinleyenler. Boş sokakta panjurları kapalı pencerenin altında sakalını tokayla toplamış bir adamla dikiliyorduk. Üşüdüğümü hissettim.

“Müziğin bittiğini fark etmemişim. Herkes nasıl bir anda dağılmış böyle” dedim. 

Söylediklerimi anlamaya çalışıyordu. Yüzüme dikkatlice baktı, sarhoş olup olmadığımı kestiremiyordu. 

“Evet yazın bazı geceler gelip burada epey gürültü yapıyorlar, uyuyamıyoruz” dedi

Demek ki insanın evinin önünde olunca bu güzel müzikler bile bir süre sonra gürültü gibi geliyordu. 

“Neyse ki havalar serinleyip tatilciler gittiğinden beri gelen giden yok da geceleri balkonda oturabiliyoruz sakince.” 

Ne demek gelen giden yok, yarım saattir o müziğii nasıl duymamış olabilir. 

Bir şey demedim, başımı kaldırıp kapalı panjurlara baktım. 

“Güzeller, değil mi? Epey eskimişti bunlar aslında. Ev sahipleri geçen sene gürültü yüzünden taşındılar, o zaman yenilediler ahşapları. Hepsini tek tek boyayıp verniklediler. Bu mevsimde boş tabii ama yazın arada kiraya veriyorlar. Görseniz, içi de çok güzeldir.”

Hatırlıyordum. Yatak odasındaki zarif çalışma masasını, üst kata çıkan ahşap merdivenleri, salondaki deri koltukları. En çok da arka taraftaki, limana bakan geniş balkonu. Evet içinin ne kadar güzel olduğunu biliyordum. 

Tıpkı şu an boş olmadığını bildiğim gibi ama bunları açıklayacak hevesim yoktu bu bunağa. 

“İyi geceler, otelime dönmeliyim” dedim. Eşlik etmeyi teklif etti. Gerek yoktu. Hırkamın önünü ilikledim. Rüzgar sert esiyordu. Ben yolu yarılamadan yağmur bastırdı. Üçüncü kattaki küçük odama girdiğimde sırılsıklamdım. Pijamalarımı giyip kendimi yatağa attım. Diğer yatağın üzerinde serili battaniyeyi de üzerime çektim, sarındım.

Garip bir rüyadan aniden uyandığımda ter içinde kalmıştım. Geceliğim üzerime yapışmıştı. Içeriyi biraz soğutmak için elim klimanın kumandasını aradı. Karanlıkta bulamadım. Pencereyi açarsam biraz hava gelebilirdi. Parmak uçlarımda pencereye yürüdüm, araladım. Tam yatağa dönecektim ki sırtlarında gitarlarıyla aşağıdan gelen iki adamı ve yanlarındaki kızı gördüm. Aralarında birşeyler konuştuktan sonra lahitin önünde durdular. Kız yere bir örtü serti, diğerleri gitarlarını omuzlarına astılar. Uzun boylu olan adamla kız kısacık öpüştüler. La la laa la laa laa laaaa laa la la laa la. Gracias a la vidaya daha yeni başlamışlardı ki üç kişi gelip karşılarına oturdular. Ben bir bardak su içip döndüğümde bir çift daha gelmişti. O garip rüyadan sonra hemen yatağa dönmek istemiyordum, demir parmaklıklara dayanıp dinlemeye başladım. 

Çok geçmeden başkaları da geldi. Şarkılara eşlik etmeye, müzikle birlikte sallanmaya başladılar. Sokak lambasının sarı ışığı altında benim hem içinde olduğum hem de yukarıdan izlediğim minik bir dünya kurulmuştu.

Az sonra karşı kaldırımda oturan çift kalkıp dans etmeye başladılar. Kadının uçuşan elbisesini, başını sevgilisinin göğsüne yaslamasını, adamın gözleri kapalı kadının saçlarını öpüşünü izledim. Şiir gibiydi. Yatakta sevdiğim adam, dışarıda bu güzel müzik, içimi serinleten hava, zaman duracaksa eğer şimdi durmalıydı. 

İçeri girdim, yatağa uzandım. Gözlerimi kapatıp hepsini derin derin içime çektim. 

Sen nerede nasıl kutluyorsun bilmiyorum. Ben en mutlu öldüğüm yeri tercih ettim. 

Yıl dönümümüz kutlu olsun sevgilim. 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *