çocuk aklı

Bir yerlerde otururken, etrafımdaki masalarda sık sık çocuklarının bitmek bilmeyen sorularından ya da anlam veremedikleri davranışlarından bunalmış anne babalar görüyorum. Geçen gün ben yaşlarda bir kadının üç-dört yaşındaki çocuğuna “Beni delirtmeye mi çalışıyorsun sen?” diye bağırdığını duydum. Zavallı çocuğun yüzündeki ifadeden bu soruyu anlamadığı o kadar belliydi ki. Belki içinden uzun zaman düşünmüştür “Annemi neden delirtmek isteyeyim?” diye.

Ebeveyn olmak kolay değil, anlayabiliyorum. O minik kafaların içinden ne düşünceler geçiyor, hangi zor sorulara cevap bulmaya çalışıyorlar, bilmek zor. İşte bu noktada, çocuklu arkadaşlarıma belki bir yardımım dokunur düşüncesiyle, zihnimin çok derinlerindeki kilitli kapıları açıyor ve çocukluğuma dair birkaç anekdot paylaşıyorum. Buyurunuz.

 

Küçükken babamla pazara çıkardık. Tezgaha yığılmış portakalların bazılarında mavi etiketler olurdu. Çok azında ama. On portakaldan, hatta yirmi portakaldan birinde belki. Onlar özel olanlardı. İçim giderdi. Babam portakalları seçerken ben gözlerimi babamın elinden ayırmaz, o etiketli portakallardan birine yaklaşınca heyecanlanırdım. Babam onlardan birini torbaya koyduğunda çok sevinirdim. Eline alıp beğenmediğinde ve bıraktığındaysa üzülürdüm.

Babama neden söylemedim hatırlamıyorum. Onların daha pahalı olduğunu mu sanıyordum? Hepsini biz alırsak başkalarına kalmayacağını mı?

***

Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum. Okula gitmediğim kesin. Kafamda para konusunu çözmeye çalışıyordum herhalde. Anneme sordum: Anne bir şey alıp para verdiğimizde ne kadar para üstü veriyorlar? Annem cevapladı: E sen ne kadar para verirsen, onlar da o kadar geri veriyorlar.

Bir şey demedim ama bu cevabı çok düşündüm. Tam olarak tutmayan bir şeyler vardı. Ben ne kadar veriyorsaam… Onlar da o kadar geri veriyorsaa… O zaman istediğim her şeyi alabilmem ve paramın hiç bitmemesi lazımdı. Ama biliyordum ki para biten bir şeydi. Bu, kafamı epey kurcaladı.

***

İlkokul dördüncü sınıfa kadar evimizle okulumun arası birkaç yüz metreydi. Mahalledeki tüm çocuklar aynı okula gittiğinden, okula hep beraber yürüyerek gidip gelirdik. Dördüncü sınıfa geçtiğim yaz kendi evimizi alınca Paşabayır’a, merkeze biraz uzak bir mahalleye taşındık ve okula kırmızı belediye otobüsleriyle gidip gelmeye başladım. O zamanlar bir de hava lojmanlarında oturan çocukları taşıyan lacivert renk, uzun burunlu otobüsler vardı. Bizim bindiğimiz otobüsten çok farklıydı. Şoförü de asker kıyafetli olurdu.

Çocukça bir rekabet duygusuyla herhalde, babama “Bu otobüslerin hangisi daha hızlı gider?” diye sordum. Dünyadaki her şeyi bilen babamın bunu da bileceğinden ve bana çok teknik bir açıklama yapacağından emindim.

“Hangisinin şoförü daha deliyse, o daha hızlı gider” dedi.

***

Patlıcanların patlayacağına dair bir fikre nasıl kapıldım hiç hatırlamıyorum ama şöyle bir sahne var gözümün önünde: Mutfağa giriyorum. Pazar alışverişi yapılmış, mutfak tezgahının üzerinde poşetler içinde sebzeler var. Gözüm patlıcanlara takılıyor. Torbada değiller, tezgahın üzerinde kenara yakın duruyorlar. İki tane. Kocaman. Bu arada boyum ancak mutfak tezgahının yüksekliği kadar olacak ki, patlıcanlar benim göz hizamdan yukarıda. Parmak uçlarımda geri geri gidiyorum. Kapının dışına çıkıp pervazın arkasına saklanıyorum. Başımı uzatıp sessizce patlıcanları izlemeye başlıyorum. Çok geçmeden bir tanesi korkunç bir PAT sesiyle patlıyor. Olduğum yerde zıplıyorum. “Gerçekmiş” deyip içeriye koşuyorum.

***

Apartmanda aynı yaşlarda dört kızdık. Esra, Nihan, Pırıl ve ben. Sonra alt kata bizimkilerin öğretmen arkadaşları Aysun Teyze ve Haydar Amca taşındı. Tabii bir de Özgür. Biz birinci sınıfa gidiyorduk, o beşe. Annelerimiz apartman günü için toplandığında, biz de Özgür’ün çevresini sarıyorduk. Biz öğrenciler oluyorduk, o öğretmen. Okuma yazması süperdi, matematikte bilmediği yoktu ama bunlar değildi ona hayranlığımın sebebi online collaboration tools.

Süper bir uzaktan kumandalı arabası vardı. Gri renk, üzerinde çıkartmalar falan. Gerçek gibiydi. Sonra anlattı bize. Bir gün arabayla giderlerken, iki arabanın çarpıştığını görmüşler. Feci bir kazaymış. Arabalar paramparça olmuş, parçalar her yana dağılmış. İşte o uzaktan kumandalı arabayı da o gün etraftan topladığı parçalardan yapmış. Kolay olmamış ama, aylarca uğraşmış.

Gözümde canlandırıyordum elinde minik aletlerle uğraşmasını, parçaları kesip birleştirmesini ve hayal kuruyordum: “Ne kadar akıllı bir çocuk. Herkesin yapabileceği bir şey değil sonuçta. O da bizim evde yaşasa ya. Ben ona Özgür Abi demesem, Özgür desem. O da bana aşık olsa.”

 

 

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *